sanat365.com

"Zorlu"

sanat365.com/blog365

Kemal Kara, Yeni Olan Hiçbir Şey Yok

31 Mayıs 2017 Çarşamba     281
Kemal Kara’nın merakla beklenen 4. sergisi "Yeni Bir Şey Yok"un ön lansmanı 1 Haziran Perşembe günü saat 18.00’da Zorlu Eataly’de sanatseverlerle buluşuyor. Hayatın dönüm noktalarında bizim nerede durduğumuzu sorgulayan ressam Kemal Kara; şimdilerde yaşantılarımız belki de fazlasıyla birbirine benziyor. 
Bizse çizgiler içinde şekil değiştiriken aslında herşey aynı,
 yeni olan hiçbir şey yok. Yeni olan hiçbir şey yok... ne kadar hazırsın?
 dışardan kendini görmeye...
 kendini sorgulamaya...
 objektif olmaya...
 her şeyden önce kendini tanımaya! Anı katmanları içinde her geçen gün daha da belirsiz hala geliyoruz. İçinde bulunduğumuz sınırsız boşlukta kendi oluşturduğumuz sınırların içinde sürekli dönüm noktalarından geçiyoruz. Ortak anılar, ortak başarılar, başarısızlıklar aynı başlangıçlar ve bitişler arasında devinimsel olarak hareket ediyoruz. Sürekli yeniden çizilen sınırlar içinde… Her geçen gün yalnızlaşıyoruz! Geride kalanı…
 Gideni…
 Bekleyeni… 
Yerinden edileni…
 Bakıyorsun ama görmüyorsun! Şimdilerde yaşantılarımız belki de fazlasıyla birbirine benziyor. 
Bizse çizgiler içinde şekil değiştiriken aslında herşey aynı,
yeni olan hiçbir şey yok. 01 - 30 Haziran tarihleri arasında Zorlu Eataly de ve online olarak da www.karakemal.com dan gezilebilir...
sanat365.com/blog365

20. Uçan Süpürge Ödülleri Takdim Edildi

25 Mayıs 2017 Perşembe     152
Sinemada “Kadının emeğini görünür kılma” amacını kanıtlamış Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin 20. yılı ödül töreni Yetkin Dikinciler ve Dolunay Soysert sunumu ile Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde gerçekleştirildi. Birbirinden değerli sanatçıların ağırlandığı bu özel geceye Hollanda’da Kraliyet Oyuncusu unvanını kazanan Nilgün Yerli muhteşem kabare sanatı ile damgasını vurdu… 20 yıldır sayısız destekçisi ile zirvede kalan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bu yıl festivalin 20.yaşını 20 ilde ve KKTC gerçekleştirdiği film gösterimleri ile kutladı. Açık havada gerçekleşen açılış töreninde bir ilke imza atan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, kapanış töreninde Onur Ödülünü Perran Kutman’a takdim ederek büyük alkış topladı. Uzun yıllardır tiyatroda izlediğimiz, sinema ve dizilerde canlandırdığı karakterlerle tüm Türkiye’yi kendine hayran bırakan ünlü oyuncu Perran Kutman :“Onur kelimesi ne kadar ağır bir kelime. Mesleğe saygı yatıyor, mesleği sevmek yatıyor. Nice 20 yıllara Uçan Süpürge. Bu ödüle layık görüldüğüm için sonsuz teşekkür ediyorum.” dedi. Tema ödülünün bu yılki sahibi Aslı Erdoğan törene katılamadığı için ödülü annesi Mine Aydostlu’ya verildi. Mine Aydostlu : “ Kızım 9 ay önce tutuklandı, 4.5 ay hapishanede kaldı. Hala yargılanmakta. Suçu ne idi ? Suçu gazeteci, yazar olmak, hakikati aramak ve yazmak. Bunun için hapishaneye atıldı. Cezaevinde olduğu sürece Uçan Süpürge’nin bizlere desteğini hiç unutmuyorum. Tüm kadınlara bu mücadelede çok teşekkür ediyor, saygı ile anıyorum.” dedi. Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nün Emel Çelebi’ye, Genç Cadı Ödülü’nün ise Ecem Uzun’a takdim edildiği gecede Yetkin Dikinciler : Şahane bir 20 yıl! Ne zorluklar, eşikler, önyargılar aşıldı. Gözyaşları, kahkahalar, kavgalar. Uçan Süpürge her yıl mucizeler yaratarak Ankaralılara olağanüstü güzellikler yaşattı. Yaşanan her türlü ayrımcılığı, barışı, şiddeti ve adaleti konuşmaya, dayanışmaya her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz bu yıl Uçan Süpürge’nin teması “Birlikte Festival Yapıyoruz.“ Pek çok kişi ve kuruluşla... 20. Yıl bu açıdan çok özel. Bu yıl festivalin süpürgesi gerçekten uçtu. 20 ayrı kenti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni de içine alarak aynı anda seyirciye merhaba dedi. Bütün bu kentlerdeki kadınlarla, sinemaseverlerle, oyuncularla, yönetmenlerle, hep birlikte festival yaptık.” dedi Dolunay Soysert: “Kadınlar sinemada var olmak için ne kadar çok çalıştıysa, biz de festival için o kadar çabaladık. Çalıştık, didindik, koştuk, eğlendik, direndik ve kabul ettirdik. Sinemada kadının emeğini, varlığını görünür kıldık ve kılmaya da devam edeceğiz. 20. yılında, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 20 yıl önce olduğu gibi, sizleri bir kez daha bu sahneden selamlıyor.” dedi Bu yıl FIPRESCI ödülü Yeşim Ustaoğlu’nun yönettiği Tereddüt Filmine verildi. Yeşim Ustaoğlu’na ödülü FIPRESCI jürisi Sevin Okyay, Bartosz Zurawiecki, Renata Habets tarafından takdim edildi.
sanat365.com/blog365

Büyüme Sancıları

10 Mayıs 2017 Çarşamba     119
Pera Film, sezona Büyüme Sancıları film programıyla devam ediyor. 3–20 Mayıs tarihlerinde gösterimde olan program, çocukluktan gençliğe, gençlikten yetişkinliğe geçiş sürecinde karşılaştığımız kimi zorlukları yansıtan filmlere yer veriyor. Pera Film`in yeni programı, dünyanın dört bir yanında, farklı yaşlardan çocuk ve gençlerin Büyüme Sancıları`na kulak veriyor. 2000`li yıllardan günümüze bir seçki sunan programda çocukluktan gençliğe, gençlikten yetişkinliğe geçiş sürecinde karşılaştığımız kimi zorlukları yansıtan filmler yer alıyor. Program kapsamında 11 film gösteriliyor: Rauf (Soner Can, Barış Kaya, 2016), Bir Kız (Fredrik Edfeldt, 2009), Tatil Kitabı (Seyfi Teoman, 2008), Balinanın Sırtında (Niki Caro, 2002), The Fits (Anna Rose Helmer, 2015), Kimse Fark Etmiyor (Hirokazu Koreeda, 2004), 52 Salı (Sophie Hyde, 2000), Yaş 17 (André Téchiné, 2016), Frances Ha (Noah Baumbach, 2012), Attila Marcel (Slyvain Chomet, 2013), Ayışığı (Barry Jenkins, 2016). Çocuktan al haberi! Büyüme Sancıları film programı kapsamında çocukluk üzerine 6 film gösteriliyor. Soner Caner ve Barış Kaya`nın ilk filmi Rauf, aynı zamanda 35. İstanbul Film Festivali`nde Jüri Özel Ödülü sahibi. Filmde, 9 yaşındaki Rauf`un ustasının 20 yaşındaki kızına olan aşkı, umudun ve barışın peşinden giden bir çocuğun arayışına dönüşüyor. Kendi ayakları üzerinde durma kararı alan 9 yaşındaki bir çocuğun, farkında olduğu ve olmadığı tehlikelerle sınandığı Bir Kız, evde tek başına kalmanın Evde Tek Başına serisi kadar eğlenceli olmayabileceğini söylüyor. Fredrik Eldfeldt`in bu ilk filmi, Kuzey Avrupa sinemasının yalınlığıyla güzelleşiyor ve olağanüstü şartlar altında bir anda ortaya çıkan büyüme sancılarına kulak veriyor. Türkiye sinemasının genç yaşta hayatını kaybeden başarılı yönetmeni Seyfi Teoman`ın ilk filmi Tatil Kitabı, bir aile dramına, yaz tatilindeki 10 yaşındaki Ali karakterinin gözlerinden bakıyor. Genç oyuncusu Keisha Castle-Hughes`a Oscar adaylığı getiren Balinanın Sırtında, 11 yaşındaki Pai`nin geleneklere, ataerkil düzene ve büyükbabasına karşı giriştiği mücadeleyi konu ediniyor. Film İngiliz yönetmen Niki Caro imzası taşıyor. Güçlü, çalışkan, hırslı ve disiplinli boks tutkunu 11 yaşındaki Toni`nin, aynı zamanda bir dans grubunun parçası olma ikilemini yansıtan The Fits, başrol oyuncusu Royalty Hightower`ın performansıyla güçlenen, İngiliz yönetmen Anna Rose Holmer imzalı bir ilk film. Kimse Fark Etmiyor, annesi tarafından terk edilen ve kardeşlerinin sorumluluğunu almak zorunda kalan 12 yaşındaki Akira`nın kimsenin bilmediği ve kendi kurallarını koyup yönettiği bir dünyanın hikâyesini konu ediniyor. Japon sinemasının bu aile dramı, Hirokazu Koreeda`nın imzasını taşıyor. Çocukluktan Gençliğe, Gençlikten Yetişkinliğe! Büyüme Sancıları programının ergenlik dönemini irdelediği ve erişkinliğin ilk yıllarına tanıklık eden bölümünde ise 5 film yer alıyor. Çekimleri 52 hafta boyunca, her salı günü yapılan 52 Salı, bir genç ve bir yetişkinin eşzamanlı değişimini konu alıyor. Film, 16 yaşındaki Billie`nin annesinin trans bir erkek olduğunu ve artık hayatına James olarak devam edeceğini söylemesiyle başlayan süreci gözler önüne seriyor. Fransız sinemasının usta yönetmenlerinden André Téchiné yönetmenliğindeki Yaş 17, büyüme sancılarına ve cinsel kimlik çatışmalarına Damien ve Thomas`ın ilişkisi üzerinden bir bakış sunuyor. Yaptığı hatalarla büyüyerek bir yetişkine dönüşen 27 yaşındaki Frances`in duygusal yolculuğunu konu edinen Frances Ha, gerçek dünyayla tanışmak zorunda kalmış, fakat bu dünyada hayallerinden ödün vermemiş tüm çocuk ruhlara hitap ediyor. Filmin başrol oyuncusu Greta Gerwig aynı zamanda, yönetmen Noah Baumbach ile birlikte ortak senarist olarak karşımıza çıkıyor. İlk kez animasyon dışında bir film çeken Fransız yönetmen Sylvain Chomet, Attila Marcel`da hâlâ konuşamayan ve kendini renkli takım elbiseleriyle ifade eden 33 yaşındaki koca çocuk Paul`un yetişkin bir bireye dönüşme sürecini işliyor. Bu yılın En İyi Film dalında Altın Küre Ödülü`nü kazanan, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 8 dalda Oscar adayı Ay Işığı şu ana kadar kazandığı 100`ün üzerinde ödül ile yılın merakla beklenen yapımlarından biri. ABD`li yönetmen Barry Jenkins imzalı film Miami`de yaşayan siyahi eşcinsel Chiron`un çocukluk, ergenlik ve yetişkin dönemlerinde bedenini, arzularını ve duygularını keşfetme çabalarına odaklanıyor. Bağımsız sinemanın ve LGBT sinemasının zirvesi olarak nitelendirilen film, En İyi Film dahil 3 dalda Oscar sahibi. Pera Film`in Büyüme Sancıları film programı 3 – 20 Mayıs tarihlerinde izlenebilir.
sanat365.com/blog365

Zorlu PSM Caz Festivali Michel Camilo, Tomatito performansı ve Gaye Su Akyol konserleriyle açıldı

5 Mayıs 2017 Cuma     45
"Zorlu PSM Caz Festivali" Michel Camilo & Tomatito performansı ve Gaye Su Akyol konserleriyle açıldı Zorlu PSM`nin tüm sahnelerinin farklı birer deneyime ev sahipliği yapacağı Zorlu PSM Caz Festivali, 3 Mayıs Çarşamba günü Ana Tiyatro`da gerçekleşen Michel Camilo & Tomatito ile Studio`da sahne alan Gaye Su Akyol konserleriyle başladı. 12 Mayıs`a kadar devam edecek festival; Chick Corea, Jan Garbarek, Stephan Micus gibi cazın usta isimlerini ağırlarken; bir yandan da funk, indie, klasik, pop ve rock müziğin heyecan verici renklerini Beth Hart, Pantha du Prince, Brazzaville, Esmerine gibi sanatçılarla programına dahil ediyor. Bu sene ilk kez düzenlenen ve İstanbul`un kültür sanat hayatına yeni bir soluk getiren Zorlu PSM Caz Festivali, aynı gecede Zorlu PSM`nin iki farklı sahnesinde gerçekleşen unutulmaz performanslarla başladı. Grammy Ödüllü piyanist Michel Camilo ile İspanyol flamenko virtüözü Tomatito, Zorlu PSM Ana Tiyatro`da aynı sahneyi paylaşırken, yine festival kapsamında Zorlu PSM Studio`da Gaye Su Akyol performansı yer aldı. Festivalin ilerleyen günlerinde yaşayan caz efsanesi Chick Corea (12 Mayıs), ABD`li caz davulcusu Brian Blade ve Porto Rikolu caz kontrbasçısı Eddie Gomez`le beraber, Garanti Caz Yeşili kapsamında Ana Tiyatro`da sahne alacak. Jan Garbarek (5 Mayıs), Beth Hart (10 Mayıs), Stephan Micus (10 Mayıs) unutulmaz performanslara imza atacak. Festivalin renkliliğini vurgulayan Esmerine (4 Mayıs), Brazzaville (5 Mayıs) ve Pantha du Prince (6 Mayıs) performanslarıyla sürecekfestivalde, 6 Mayıs`ta çeşitli atölyelerle birlikte ücretsiz amfi konserleri de gerçekleşecek. Zorlu PSM Caz Festivali`nin 10 güne yayılacak çeşitli belgesel ve film gösterimlerinin de ücretsiz yapılacağı festival programında, 6 Mayıs`ta gün boyu gösterimleri gerçekleştirilecek film maratonunun finali VIP Lounge`da Bant Mag DJ Set`le yine ücretsiz olacak. Okay Temiz`in (8 Mayıs) caz müziğini doğaçlamayla birleştirirken Türk folklörü ve sufi müziğinden ilham alan projesi Oriental Wind`in, Önder Focan & Şallıel Bros`un (11 Mayıs), Redd`in (11 Mayıs), ve Esra Kayıkçı`nın (4 Mayıs) performanslarının da izlenebileceği Zorlu PSM Caz Festivali, Gülün / Allulli / De Raymondi (9 Mayıs) ve "Anadolu`nun Kayıp Şarkıları" (7 Mayıs) gibi farklı projelere de sahnelerini açacak.
sanat365.com/blog365

Nurgül Gün Güney ve Aysel Güneş

18 Şubat 2017 Cumartesi     199
Öncelikle iki yaratıcı disiplin nasıl bir araya geldi? Birlikte böyle bir proje yapmaya nasıl karar verdiniz? NGG: Datça’da katıldığımız çalıştayda tanıştık. Öncelikle ikimiz de birbirimizin yaptıklarına hayran olduk. Bir süredir geleneksel Türk motiflerini araştırıyordum. Yaptığım doku resimlerine bu motifleri eklemek istedim. Aysel bir çini sanatçısı ama çini ile çağdaş sanatı bir araya getirerek çok farklı bir çizgi yakalamış kendisine. Açıkçası tam yapmak istediğim şeyi Aysel’in işlerinde buldum. Ben resimlerime gelenekseli dahil ederken o, gelenekseli çağdaş olanla buluşturuyordu. Hemen ‘birlikte bir sergi yapmaya ne dersin’ dedim. AG: Bence bir araya gelişimiz biraz enteresan. Datça’da UKKSA’nın düzenlediği çalıştayda tanıştık. Birkaç günde sohbetimiz, enerjimiz, çalışma disiplinimiz birbirini çok güzel tamamladı. Ardından Nurgül, sergi açmak istediğinden bahsetti ve sonrasında `neden bunu beraber yapmayalım ki` dedi ve sergi hazırlığımız başlamış oldu. Geleneksel sanatların çağdaş yorumla bugüne taşınması konusu her daim konuşulan ancak hak ettiği değerde uygulanmaması ile sürekli eleştirilen bir konudur Türkiye’de. Bunun açlığını da çekeriz aslında. Gelenek olmadan gelecek olamaz çünkü... Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir. NGG: İşte tam da bu noktadan yola çıktık. Benim yaptığım sadece uygulama olarak, malzeme olarak geleneksel. Yani yağlıboya tuval resmi. Bu, geleneksel sanatların içine girmiyor. Bu konuda Aysel daha çok söz söyleyebilir sanırım. Yaptığı sanata hayranlık duyuyorum. AG: Gelenek olmadan gelecek öngörülemez çünkü yeni eskiden çıkmış, eskiye (geçmişe) bağlı olarak var olmuş ama asla eskinin tekrarı olmayan, bambaşka bir bileşimdir. Geleneksel sanatların çağdaş yorumla bugüne taşınması, Osmanlı lalesini alıp çalışmanızın bir bölümünde kullanarak olmaz. Geleneksel birikimleri çalışmalarında doğru bir üslupla kullanan sanatçılar tabi ki var. ‘Doğru’dan kastım; evet, geçmiş dönem dizileri ile geleneksel sanatlar günümüzde popülerlik kazandı ama sırf durum böyle diye çalışmanızın bir bölümüne Selçuklu ya da Osmanlı motifleri koymamalısınız bence. Eğer böyle olursa farklı kaygılar güdüyorsunuz demektir… Geleneksel sanatı çağdaş bir algıda sunmak için geçmişi, benliğinizi, var olan kültürünüzü özümsemelisiniz diye düşünüyorum… Gelenek ve çağdaşı çok dengeli bir seviyede ve dikkat çekici bir sentezde bir araya getirmişsiniz, nasıl çalışıyorsunuz biraz bize bahseder misiniz? NGG: Benim çalışmalarımda çıkış noktam Yüksek Lisans tezim süresince yaptığım araştırmalar oldu daha çok. Resim dilinin grameri, görsel okur-yazarlık, resim göstergebilimi gibi konuları araştırıyordum. Bir tür soyut resim anlayışında yüzey resimleri yapmaya başladım. Mekân perspektifini ve dolayısıyla bildiğimiz iki boyutlu resim yüzeyinde üç boyutlu etki yaratan resim illüzyonunu terk ederek tuval yüzeyinin sınırlılıkları üzerinde çalıştım. Bunu yaparken aldığım geleneksel resim disiplinini tamamen terk etmiş değilim. Resimlerimde figür önemli yer tuttu şimdiye kadar. Kumaş kıvrımları üzerinde kıvrılmış, bükülmüş insan bedenleri dokulara dönüştü. Resmimin oluşum sürecini yani aşamalarını izleyiciye göstermek istediğim için yer yer boşluklar geometrik formlarla birleşti. Geometrik formlar da kaçınılmaz olarak geleneksel motiflere dönüştü. Bu gelişim ve dönüşüm benim de çok keyif alarak izlediğim bir süreç. Bir sanatçının meydana getirdiği eserlerinin de kendisinden bağımsız bir hayatı olduğunu düşünmüşümdür hep. AG: Teşekkürler, örf, adet, geleneklerimizi seviyorum, iyisiyle kötüsüyle bizi biz yapan etkenler bunlar. Tüm bunların başında sanata olan bakış açımızda var tabi. İnanılmaz geniş bir sanatsal geçmişe sahibiz ama biz pek farkında değiliz. Bu farkındalık ile çiniyi farklı bir algıda sunmaya çalışıyorum. Kolaj tekniğini daima çok sever oldum, bunun yanında geçmişi bize anımsatan siyah beyaz fotoğrafları da. Sevdiğim üç şeyi bir araya getiriyorum çini, siyah beyaz fotoğraflar ve kolaj. Fotoğraflar hayatımızda iz bırakan doneler ve bende çini sanatı ile yaptığım kolajlarla iz bırakmaya çalışıyorum. Wintage fotoğrafları sosyal medya üzerinden araştırıp daha sonra bu (kendimce benle konuşan ) fotoğraflar arasından seçim yapıyorum. Ardından benim için en sancılı ve en eğlenceli süreç başlıyor aslında, tasarım… Seçtiğim fotoğraf üzerinde kendimce uygun gördüğüm geleneksel motifle, siyah beyaz fotoğrafı kolajlıyorum. Geleneksel motiflerde hiçbir değişiklik (renk, biçim vb.) yapmadan çini karo üzerine uyguluyor yani var olan motife bağlı kalıyorum. Böylelikle geçmiş ve günümüz arasında kendimce bende bir iz bırakıyorum… İki disiplin bir araya geldiğinde biri diğerinin önüne geçmeden ve ego savaşları olmadan çalışabilmek de büyük bir özen gerektiriyor olmalı? NGG: Açıkçası böyle bir şey aklımın ucundan dahi geçmedi. İşini ciddiyetle yapan profesyonel insanlarız. AG: İkimizin de ego savaşlarında yer aldığını düşünmüyorum. Sonuçta iki farkı disiplin ile var oluyoruz. Burada önemli olan kimin daha iyi olduğu değil, bütünsellik… Peki bu serginizde vermek istediğiniz mesaj anlatmak istedikleriniz nelerdir? NGG: Doğrudan bir mesajdan söz edilemez sanırım. Kendi adıma iyiyi ve güzeli sunmaya çalışıyorum. Elbette ki içinde yaşadığımız koşullar içinde sanatla uğraşmanın zorluklarından söz etmeyeceğim. İster istemez coşkularımız, birikimlerimizle birlikte hayal kırıklıklarımız da yansıyordur işlerimize. Kavramsal anlamda okunabilir, açık resimler ürettiğimi düşünüyorum. İzleyicinin de yorumunu katarak algısında tamamlayabileceği ve izleyiciden izleyiciye anlamın değişebileceği anlamda. AG: Kendimce mesaj kaygısı gütmüyorum ama elbet anlatmak istediklerim var ve bunun yaptığım çalışmalarla görsellik düzleminde okunabilir olduğunu düşünüyorum. İzleyicide uyandırdığı his odak noktam. Aynı zamanda geleneksel sanatlara olan bakış açımızı değiştirmek izleyici için net bir mesaj aslında… Sergi hazırlık süreci ne kadar sürdü? NGG: Birlikte proje yapmaya karar verdiğimiz süreçte zaten ikimiz de yapmakta olduğumuz işleri sürdürüyorduk. Sanırım 4 ay gibi bir sürede sonuçları görmeye başladık. AG: Ortak sergi fikrinden önce zaten ikimizde çalışmalarımızı devam ettiriyorduk. Sergi fikri çalışmaların hız kazanmasına neden oldu ve 4-5 ay gibi süreçte tüm çalışmalar ortaya çıkmış oldu. Birlikte çalışmaya devam edecek misiniz? NGG: Çalışmalarımızın ne yönde gelişeceğini zaman gösterecek. Bu çalışmaların birlikte sunumu gerekli olduğu takdirde tekrar bir araya gelinir. Onun dışında zaten kendi disiplinini kendi uygulayan ve ayrı çalışan sanatçılarız. AG: Neden olmasın! Gelecek projelerinizden bahseder misiniz? NGG: `Disiplinler Arası İletişim` başlığı altında sunduğumuz bu sergiyi yurt dışına taşıyarak aynı zamanda coğrafyalar arası iletişime dönüştürmek istiyoruz. AG: Ortak proje olarak, Kozyatağı Kültür Merkezi’nde açtığımız sergiyi yurt dışına taşımak gibi bir fikrimiz var. Bireysel olarak çalışmalara devam, neler olur zaman gösterecek… Son olarak eklemek istedikleriniz? NGG: İyi işler ürettiğimize, iyi bir sergi çıkardığımıza inanıyorum. Birlikte çalışmaktan çok büyük mutluluk duyduğum arkadaşım Aysel Güneş’e ve bu çalışmaları sergileme imkânı sağladığı için Sanat365.com’a teşekkür ederim. AG: Keyifli bir sergi oldu. Nurgül ile çalışmak hem çok eğlenceli hem de bana bir sürü şey kattı. Nurgün Gün Güney ve bize ev sahipliği yapan Sanat365.com’a teşekkürler.
sanat365.com/blog365

365Soruyor, İsmail Tetikçi

18 Ekim 2016 Salı     139
İsmail Bey, bize biraz kendinizden ve eğitim serüveninizden bahseder misiniz? Sanatsal sürecinizin yanı sıra önemli bir akademik geçmişinizde var… Lisans eğitimimi Atatürk üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü`nde tamamladıktan sonra yüksek lisans eğitimimi de yine aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü`nde “Resimde Dışavurum” isimli tezle tamamladım. Aynı yıllarda yani 2000-2003 yıllarında MEB Bakanlığına bağlı bir okulda üç yıla yakın Resim-İş öğretmenliği yaptım. 2003 yılında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi`nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Ve aynı yıl Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü`nde `Sanat Tarihi Bölümünde Doktora Programına` başladım; fakat daha sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi`nde (Üniversiteler arası eğitim Programı 35-d Maddesi ile) `Sanatta Yeterlilik` programına kabul edilince, iki yılın ardından sanat tarihindeki doktoramı bırakıp İstanbul’a `Sanatta Yeterlilik` yapmak için gittim. 2005 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde hem araştırma görevlisi hem de doktora öğrencisi olarak çalışmaya başladım. 2005-2010 yılları arasında Prof. Aydın Ayan’ın asistanı olarak doktora öğrenciliğime devam ettim. Bir yıl gibi kısa bir süre (2006) Prof. Devrim Erbil’in yanında çalıştım. Bu süreçte birçok sergi, yurt içi ve yurtdışında birçok etkinliğe katıldım ve çeşitli ödüller aldım. Sanatta Yeterliliğimi “Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatında Doğa-İnsan İlişkisi” konulu tez/eser metin çalışmasıyla, 2010 yılında tamamladım. Akademik eğitim vermek ve sanat bir arada zor oluyor mu? Birbirlerini besliyor mu yoksa zorluyor mu sizce? Akademik eğitim vermek ve aynı zamanda sanat yapmak zor ama kesinlikle birbirini beslemekte. Zorluğu, sanat yapmak için zaman ve enerjinizin azalması; lakin sürekli sizi dinamik ve yüksek tempoda tutan bir ortam içerisinde olmanız üretiminize pozitif yansımakta, elbette ki çalışkan bir insansanız... Yaşadığınız bölgenin, ikliminin, kültürünün sanatınız üzerindeki etkilerini görebiliyoruz, pek çok sanatçı da olduğu gibi. “Kar” teması, sizin resimlerinizde tamamen Erzurum’dan ilham alınan bir olgu mu? Bir ressamın resimlerinde kendini ve kendini var eden olguları izlememiz insani olmasının yanı sıra ressamca bir durum. Hikayeler başka yerlerde yaşanmış olsa da, ressam için yaşadığı coğrafyayı temsil etmektedir. Örneğin Ortadoğu’da geçen Hristiyanlık hikayelerinde Meryem’in Kudüs’e seyahati, Almanya dağlarında ve ormanların içerisinde resmedilmiş hatta hikayede koyu tenli olması gereken kahramanların sarışın, yeşil gözlü resmedilmesi gibi birçok örnek var ressam ve yaşadığı coğrafyaya dönük. İçinde doğup büyüdüğüm, yaşadığım coğrafyaya yönelik kültürel edinimler benimle hep beraberler ve ben olmaya çalışan yüzeye yansıyorlar. Benim için tek koşul, yerellik sınırlarına sıkışmamak. Karın kapatıcı, gizleyici örtücü aynı zamanda yaşam veren bir kimliği vardır… Siz "kar" için neler söylüyorsunuz resimlerinizde? Kar benim için kapatıcı ya da örtücü değil; aksine açıklık, berraklık ve kirli olanın temizlenmesi demek. Beyaz içindeki sıcak alanlar umut ve geleceğe bakış diyebilirim. Bunun yanı sıra resimlerimde sadece kar ve kış konularının olmadığını da belirtmeliyim. Doktora tezinizin konusu olan "Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatında Doğa-İnsan" ilişkisinden yola çıkarak sizin ilişkiniz için neler söyleyebilirsiniz? Sizin kar ile ilişkinizi nasıl yorumlayabiliriz? Bir ressam için çıkış noktası olabilecek unsurlar; doğa, dönüştürülmüş doğa ve iç doğa olarak sıralanabilir. Bu unsurların hepsi benim resimlerimde mevcut. Resimlerimdeki doğa izlenimi tamamen insani olanı ve insanı, bu dünyadaki yaşamını anlatmak için varlar. Aslında resmettiğim şey doğanın birebir kendisi değil, insanın varlık sorunsalını irdelemektir diyebiliriz özetle. Bu bahsettiğim insan, varlık ve insanın yaşamını sorgulayan resimleri yaparken sadece bir mevsimi değil tüm mevsimleri farklı dağ ve bulutları yaşamın hemen hemen her anını konu alabilmekteyim. Amaç, insana dair olan her şeyi insanla birlikte betimleyebilmek. Bunun yanında doğa içindeki tüm bu insanlığı temsilen, kimliği tanımlanamayan tek bir insan figürü var. Bu insan, kozmik olarak algılanması gereken büyüklükte bir figür. Son olarak eklemek istedikleriniz…. Kökeni tamamen batılı olan batılı anlayıştaki resim sanatını, anlamak ve anlatmak için evrilip kendi kültürünüzle harmanlamak ya da sanatsal dialogları geliştirmek oldukça güç bir mesele. Bu Batı anlayışına dönük Türk Resim Sanatı’nın başlangıcından günümüze değin bu şekilde devam etmiş. Bazen yorumlara ve kopyalara dönük üretimler, bazen oryantalist tavırlar çoğu zamanda belli bir başarıya ulaşmış eklektik eserlerle doludur bizim sanat tarihimiz. Batılı ve yerel olanı özümseyip özgün sanat eseri üreten bir çok sanatçı mevcut; ancak bunu yapabilmek sırasıyla zeka, kültürel birikim ve entelektüellik gerektirmekte. Bu özgünlük çabası, resim sanatı eğitimi alan ve veren kişiler için önemli olmalıdır. Eğer ki uluslararası çapta bir Türk Resim Sanatından bahsetmek istiyorsak.
sanat365.com/blog365

Broken

10 Ekim 2016 Pazartesi     101
Pg Art Gallery 29 Eylül – 28 Ekim tarihleri arasında Ahmet Albayrak, Candaş Şişman, Corey Bond, Günnur Özsoy, Shilte & Portielje ve Yonca Karakaş’ın katılımıyla gerçekleşen "Broken" adlı grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Hayatta kaşılaşılan zorlukların ve yaşanan acıların, insana kattığı artı değerlere odaklanılan sergide, sanatçıların farklı tekniklerde ürettikleri çalışmalar yer alıyor. Yaşanılan olumsuz olayların kazandırdığı tecrübelerin, insanı olduğundan daha güçlü, eskisinden daha kıymetli ve sağlam yapmasını konu edinen sanatçılar, kendi yaşanmışlıkları üzerinden ürettikleri çalışmalarını sanatseverlerle buluşturuyorlar. İzleyicinin empati yaparak kendi içdünyasına kısa bir yolculuk yapmasına olanak sağlayan sergi 28 Ekim’e dek görülebilecek.
HABER365

20. İstanbul Tiyatro Festivali`nin Üçüncü Onur Ödülü Berliner Ensemble`a Verildi

2.7.2016 0
20. İstanbul Tiyatro Festivali’nin üçüncü Onur Ödülü dünyaca ünlü tiyatro topluluğu Berliner Ensemble’a verildi. Berliner Ensemble adına ödülü topluluğun artistik direktörü Claus Peymann, 13 Mayıs Cuma akşamı Zorlu Performans Sanatları Merkezi Ana Tiyatro’da sahnelenen oyun sonrasında İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı’ndan aldı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından ENKA Vakfı sponsorluğunda gerçekleştirilen Bertolt Brecht’in unutulmaz oyunu "Üç Kuruşluk Opera", dünyaca ünlü tiyatro topluluğu Berliner Ensemble’ın prodüksiyonu ve çağdaş tiyatronun dahi yönetmeni Robert Wilson’ın yorumuyla 14 Mayıs Cumartesi akşamı 20.30’da Zorlu Performans Sanatları Merkezi Ana Tiyatro’da bir kez daha sahnelendi. Berliner Ensemble’ın ve Epik Tiyatro’nun kurucusu Bertolt Brecht’in tiyatro tarihinde önemli yer tutan ve güncelliğini her dönemde koruyan bu eser, sahne sihirbazı Robert Wilson’ın sıra dışı yönetmenliğinde, hareketin, ışığın, metnin ve tasarımın birbiri içine geçtiği bir 21. yüzyıl klasiğine dönüşüyor. Oyunun popüler kültürün bir parçası haline gelmiş, oyun boyunca değerli bir orkestra tarafından canlı olarak çalınan müzikleri ise önemli Alman besteci Kurt Weill’a ait.
sanat365.com/blog365

Devran Mursaloğlu, All We Ever Wanted Was Everything

9 Haziran 2016 Perşembe     106
Devran Mursaloğlu’nun yeni sergisi, 10.000 adet kağıttan yapılmış parçacıklardan oluşan bir yerleştirme ve paralelinde inşa edilmiş bir video sunumundan oluşuyor. Sanatçı, insanın maddi ve manevi eksikliklerini tamamlamak üzere verdiği çabayı, hırsı, doyumsuzluğunu ve bitmek bilmeyen arayış hikayesini anlatıyor. Sahip oldukları mı yoksa eksik tarafları mı bir kişiyi daha iyi tanımlar? Eksik parçalarını ararken içine girdiği zorluk, mücadele, hırslar, başarısızlıklar, kompleksler mi yoksa başarmanın, sahip olabilmenin sevinci mi? Mutluluğun bu eksiklikleri tamamlamadaki inancımız üzerine kurulu oluşu; eksikleri tamamladıkça mutluluğa kavuşacağımızı sanmamız... İnsan neden var olanla yetinmez? Eksik parçalarıyla neden yaşamını sürdüremez? En az beklenti, en büyük mutluluk mudur? Yoksa bu yorucu eksiklikleri tamamlama maratonu yaşamın bir parçası, bir vazgeçilmezi midir?

ALIŞVERİŞ SEPETİM

Sepeti Kapat